CUMHURİYET TARİHİ
Atatürk’ün Yıllar Süren Satrancı: Hatay Türkiye’ye Nasıl Katıldı?

Haritaya dikkatli baktığınızda Hatay, sıradan bir sınır şehri değildir. Anadolu’nun güneyinden Akdeniz’e doğru uzanır ve adeta haritanın üzerinde kavisli bir hançer gibi durur. Bir tarafında İskenderun Körfezi, hemen doğusunda Halep yolları, aşağısında Suriye...
Bugün gözümüz bu sınıra alışık. Hatay’ı Türkiye’den ayrı düşünmek insana tuhaf geliyor.
Fakat bundan yüz yıl önce aynı haritaya Ankara’dan baktığınızda görünen manzara bambaşkaydı. Birinci Dünya Savaşı bitmiş, Osmanlı parçalanmış, İngilizler ve Fransızlar Orta Doğu’nun üzerine cetvellerini koymuştu. Paris için İskenderun, Suriye’deki manda düzeninin kuzey kapılarından biri; Ankara içinse yabancı bir gücün Anadolu’nun hemen altında tuttuğu stratejik bir bıçaktı.
Mesele yalnızca Antakya ya da İskenderun değildi; Anadolu’nun güney kapısının anahtarının kimde olduğuydu.
1921: Hatay’ı ertelemek
O anahtar yıllar 1921'i gösterdiği zaman Ankara’nın elinde değildi.
Mustafa Kemal'in önündeki tablo tam bir felaketti: Batıda Yunan ordusu, İstanbul’da işgal kuvvetleri, güneyde Fransızlar. Henüz Cumhuriyet yok, Lozan yok, tanınmış bir sınır yok. Bugün geriye dönüp “Hatay neden bırakıldı?” diye sormak kolay; çünkü hikâyenin sonunu biliyoruz. 1921’deki Ankara ise birkaç ay sonra hâlâ ayakta olup olmayacağını hesaplıyordu.
Mustafa Kemal’in önünde romantizm kaldırmayacak kadar acı bir matematik vardı. Güneyde Fransa ile savaşı sürdürmek, Batı Cephesi’ne daha az asker göndermek demekti. Batı Cephesi çökerse Hatay’ın kime kalacağını tartışmanın da pek bir anlamı kalmayacaktı.
Bu yüzden 20 Ekim 1921’de Ankara Anlaşması imzalandı. Fransızlar Güney Anadolu’daki işgal bölgelerinin büyük bölümünden çekilirken İskenderun Sancağı çizilen sınırın öte yanında kaldı.
Ankara için acı bir tavizdi bu.
Savaşın ortasında verilen tavizlerle, rahat bir masada verilen tavizler aynı şey değildir. Bazen haritada birkaç kilometre geri çekilirsiniz; çünkü bütün haritayı kaybetmekle burun burunasınızdır. Bu imkansızlıklara rağmen Ankara masadan tamamen eli boş kalkmamıştı. İskenderun Sancağı’na özel bir idari rejim tanınmış, bölgedeki Türk kültürünün korunması güvence altına alınmış ve Türkçeye resmî bir nitelik verilmişti.
Yani Ankara o gün Hatay’ı unutmamıştı.
Hatay’ı istemeyerek de olsa ertelemek zorunda kalmıştı.
Orayı sınırlarının içine alamamış, buna karşılık ileride dönüp “burası sıradan bir Suriye toprağı değil” diyebileceği kapıyı aralık bırakmıştı.
Sonra o kapıya uzun süre dokunulmadı.
Lozan imzalandı. Cumhuriyet kuruldu. Yeni devlet kendi kurumlarını oluşturdu. Musul gibi başka yaralarla uğraşıldı, Boğazlar meselesi çözüldü. Hatay ise sınırın hemen ötesinde durmaya devam etti.
Mustafa Kemal Atatürk'ün siyasetindeki en önemli özelliklerden biri burada ortaya çıkıyordu: Her mesele, ortaya çıktığı gün çözülmek zorunda değildi. Şartlar aleyhinizeyse sırf güçlü görünmek uğruna masayı devirmek güç gösterisi değil, hesapsızlıktır.
Bazı meselelerde saldırmak kadar beklemek de bir güç biçimidir.
Yeter ki beklerken unutmayın.
Ankara unutmadı.
Dosya yeniden açılıyor
Yıllar geçti ve dünya, Türkiye’nin lehine yeniden değişmeye başladı.
1930’ların ortalarında Avrupa’nın havası ağırlaşmıştı. Almanya’da Hitler Versailles düzenini parçalıyor, Mussolini Akdeniz’de İtalya’ya yeni bir imparatorluk sahası arıyordu. Paris’in önündeki dünya artık 1921’in dünyası değildi. Fransa bir yandan yeniden güçlenen Almanya’yı izliyor, diğer yandan Suriye’deki manda düzeninin geleceğini düşünüyordu.
1936’da Suriye’ye bağımsızlığın yolunu açacak görüşmeler başlayınca, Ankara’da yıllardır rafta bekleyen dosyanın kapağı yeniden açıldı.
Fransızlar çekiliyorsa, İskenderun ne olacaktı?
Paris’in planı, manda sona erdiğinde Sancağın yeni Suriye devletinin içerisinde kalmasıydı. Ankara ise on beş yıl önce Fransa’nın idaresine özel şartlarla bırakılmış bir bölgenin şimdi hiçbir şey olmamış gibi Şam’a devredilmesini kabul etmiyordu.
Almanya ve İtalya’nın yükselişi Hatay meselesini yaratmamıştı ama Fransa’nın hareket alanını daralttığı kesindi ve Ankara’nın yıllardır beklediği boşluk sonunda ayağına gelmişti.
Gazi Hazretleri, bu boşluğu gördüğü anda Hatay artık eski bir sınır dosyası olmaktan çıktı.
Mesele onun için giderek şahsî bir nitelik kazanıyordu.
Şahsî mesele
“Hatay benim şahsi meselemdir” sözü bugün çoğu zaman hamasi bir cümle gibi tekrarlanıyor. Oysa arkasında çok daha ciddi bir irade vardı. Atatürk, Türkiye’yi bir sancak uğruna hesapsız bir savaşa sürüklemek istemiyordu; buna rağmen Hatay’ın kaderini bir kenara bırakmaya da niyeti yoktu.
Tam da burada iki ayrı karakter aynı insanda birleşiyordu.
Bir tarafta Hatay’ı şahsî mesele sayacak kadar romantik bir subay...
Diğer tarafta o mesele uğruna Türkiye’yi yakmayacak kadar soğukkanlı bir siyasetçi
Hatay alınacaktı.
Türkiye ateşe atılmayacaktı.
Bu yüzden Ankara ilk günden “Hatay bizimdir” diye masaya vurmadı. Böyle bir çıkış yalnız Fransa’yı değil, Suriye’yi, Milletler Cemiyeti’ni ve uluslararası düzenin tamamını karşısına alabilirdi.
Gazi, hedefe doğrudan saldırmak yerine oyunun zeminini değiştirdi.
Önce İskenderun’un sıradan bir Suriye toprağı olmadığı kabul ettirilecekti.
Sonra bölgenin Suriye’yle siyasî bağı gevşetilecekti.
Nihai sonuca yürümek için önce sonucun mümkün olacağı bir saha yaratmak gerekiyordu.
Diplomasi bazen böyle işler. Son kapının önünde beklemek yerine ilk kapıyı aralarsınız. O kapı açıldıktan sonra koridorun nereye çıktığını şartlar belirler.
Gazi Paşa'nın da yaptığı tam olarak buydu.
1936’nın son aylarından itibaren konu artık Çankaya’nın gündeminin merkezindeydi. Meclis kürsüsünden İskenderun ve Antakya meselesi açıkça dile getirildi. Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Henri Ponsot’la Çankaya’da uzun görüşmeler yapıldı. Cenevre’deki diplomatlar çalışıyor, Paris’le notalar gidip geliyor, Ankara Sancağın statüsünü Suriye meselesinden ayırmaya uğraşıyordu.
Yine de baskı yalnız diplomasi masasında kurulmadı.
Mesele adım adım Türk kamuoyunun da meselesine dönüştürüldü.
1937’nin ocak ayında Kurun gazetesinde Fransa’ya karşı son derece sert yazılar yayımlanmaya başladı. İmza Asım Us’a aitti; o beş yazının arkasında ise Mustafa Kemal bulunuyordu.
Bu ayrıntı Hatay siyasetinin karakterini anlamak için bize güzel bir çizelgedir.
Çankaya aynı anda iki ayrı ses kullanıyordu.
Resmî masada Fransa’yla dostluk korunuyor, hukuk konuşuluyor, Cenevre’de uzlaşma aranıyordu. Gazete sütunlarındaysa bambaşka bir hava vardı. Sabırsız, sert ve gerektiğinde kendi hükümetini bile daha ileri gitmeye çağıran bir ses...
Paris’in önüne böylece rahatsız edici bir belirsizlik bırakılıyordu.
Türkiye bu mesele için gerçekten ne kadar ileri gidebilirdi?
Tehdit açıkça söylendiğinde sınırları bellidir. Söylenmediğinde sınırı karşı tarafın hayal gücü çizer. Atatürk ise bu belirsizliği kullanmayı çok iyi biliyordu.
Gazi Paşa Fransa’ya açıkca savaş ilan etmiyordu.
Aynı anda Fransa’nın, savaş ihtimalini tamamen yok saymasına da izin vermiyordu.
Bu baskının ilk büyük sonucu 1937’de alındı.
İskenderun Sancağı artık Suriye’nin sıradan bir vilayeti olmayacaktı. Milletler Cemiyeti güvencesinde ayrı bir siyasî statü kazanacak, kendi iç yönetimine sahip olacaktı.
Harita henüz değişmemişti ama Türkiye yadsınamaz bir kazanım elde etmişti.
Bir yıl önce tartışılan şey “İskenderun Suriye’den ayrılabilir mi?” sorusuydu.
Şimdi asıl mesele, bu yeni yapıyı kimin yöneteceğiydi.
Ve o soru, diplomatik salonlardaki tartışmayı Antakya’nın sokaklarına taşıdı.
Çünkü siyasî statüyü değiştirmek başka şeydi; kurulacak meclisin kimlerin elinde olacağını belirlemek başka.
Hatay’ın nüfusu karmakarışıktı: Türkler, Arap Alevileri, Sünni Araplar, Ermeniler, Rum Ortodokslar...
Oluşturulan seçim sistemi nedeniyle nüfus defterine yazılan tek bir kelime artık yalnızca bir kimlik tanımı değil siyasi bir güç olmuştu.
Bir insanın hangi topluluğa kaydedildiği, o topluluğun birkaç ay sonra mecliste kaç sandalye kazanacağını etkileyebiliyordu. Böylece mücadelenin görünüşü tamamen değişti.
Süngünün yerini nüfus kâğıdı aldı.
Fransız idaresi kendi nüfuzunu korumak için çalışırken Ankara da sahayı boş bırakmadı. Türkiye bölgedeki örgütlenmeyi destekliyor, siyasî kadrolarla temas kuruyor, seçim sürecini yakından takip ediyordu.
Bu artık yalnız Fransa ile Türkiye arasında geçen bir diplomasi oyunu değildi.
Antakya’nın mahallelerine, köylerine, nüfus kayıtlarına kadar inmiş bir hâkimiyet mücadelesiydi.
İki taraf da aynı şeyi biliyordu:
Hatay’ın geleceği önce seçmen listelerinde yazılacak, daha sonra haritaya geçirilecekti.
Ordunun gölgesi masada
1938’e girildiğinde bu mücadele tıkanmaya başladı. Seçim işlemleri tartışmalıydı, Ankara ile Fransız yönetimi arasındaki güven iyice aşınmıştı. Diplomasi masası aynı meselelerin etrafında dönüp dururken Atatürk artık yalnız kâğıtla baskı kurmanın yeterli olmadığına karar verdi.
Masaya bu kez daha ağır bir şey konuldu.
Ordu.
Türkiye’nin güneyinde on binlerce asker toplandı. Aynı günlerde Gazi'nin önünde başka bir saat daha çalışıyordu.
Kendi ömrü.
Siroz ilerliyordu. Sağlık durumu artık yalnız doktorların takip ettiği özel bir mesele olmaktan çıkmış, yabancı büyükelçiliklerin raporlarına girmişti. Avrupa başkentleri Türk'ün son başbuğunun ne kadar daha ayakta kalabileceğini izliyordu.
Hatay konusunda yıllardır en sert iradeyi gösteren adamın ömrü artık diplomatik denklemin bir parçasıydı. Belki bazıları yalnız Hatay’ı değil, Mustafa Kemal’in ölümünü de bekliyordu.
Atatürk buna zaman tanımadı. Doktorların uyarılarını şahsi meselem dediği Hatay için umursamadı bile ve Mayıs 1938’de güneye indi.
Mersin.
Ardından Adana.
Bu onun son büyük yurt gezisiydi.
Artık eski gücünde değildi. Hastalık vücudunu tüketiyor, uzun seyahatler giderek ağırlaşıyordu. Buna rağmen Hatay’ın hemen gerisindeki askerî birliklerin önüne çıktı.
Bu görüntünün seyircisi yalnız Türkiye değildi.
Paris de seyrediyordu.
Ankara’daki yabancı elçilikler de.
Avrupa başkentlerinde Türkiye’den gelen raporları okuyan diplomatlar da.
Ve görüntünün tercümeye ihtiyacı yoktu:
Hatay’ı “şahsi meselesi” ilan etmiş ağır hasta bir Cumhurbaşkanı, ömrünün son aylarını yaşarken güneydeki Türk ordusunu denetliyordu.
Hiçbir ültimatom verilmedi.
Savaş ilan edilmedi.
Yine de on binlerce askeri sınıra yığmak diplomatik nezaket sayılmazdı. Sözle söylenmeyen şey, görüntüyle söyleniyordu.
Gazi'nin ne kadar yaşayacağı belirsizdi.
Hatay için ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusu ise kesinkez anlaşılmıştı.
Fransa’nın önündeki denklem giderek daraldı.
Avrupa’nın ortasında Hitler büyüyordu. Mussolini Akdeniz’de yayılıyordu. İspanya iç savaşın içinde yanıyordu. Bütün kıta barut kokarken Paris’in önüne bir de Türkiye’yle İskenderun yüzünden askerî kriz ihtimali gelmişti.
Burada soru artık Türkiye’nin Fransa’yı savaş meydanında yenip yenemeyeceği değildi.
Savaşın kendisi Fransa için yeterince kötüydü.
Bir sancak uğruna Türkiye’yi karşısına almaya değer miydi?
Üstelik Türkiye Boğazları tutuyor, Balkanlarla Orta Doğu’nun arasında duruyor, Doğu Akdeniz’in kuzeyinde giderek daha önemli bir konuma yükseliyordu.
Avrupa’daki savaş ihtimali büyüdükçe Türkiye’nin değeri arttı.
Hatay uğruna alınabilecek risk küçüldü.
Mustafa Kemal’in kurduğu baskının işe yaradığı nokta tam burasıydı. Fransa’nın zaafını yaratmamıştı; Avrupa yaratmıştı. O zaafı Hatay lehine kullanabilecek siyasî basıncı ise Ankara kurmuştu.
1938 yazında ilk büyük sonuç geldi.
Fransa Hatay’dan tamamen vazgeçmedi. Fakat Türk ordusunun bölgeye girişini kabul etti.
Temmuz ayında Türk birlikleri Hatay’a girdi.
Bu sahneyi bir gözününüzde canlandırmaya çalışın.
Burası hâlâ resmen Türkiye toprağı değil.
Fransız askerleri bölgede.
Suriye itiraz ediyor.
Türk ordusu ise artık Antakya ve İskenderun hattında.
Tek kurşun atılmadan.
Hatay hikâyesinin en tuhaf görüntülerinden biri budur.
Ordu sınırın öte tarafındadır, savaş yoktur.
Fransızlar hâlâ oradadır, eski hâkimiyetleri yoktur.
Suriye bölge üzerinde hak iddia etmektedir, geleceğini artık tek başına Şam belirleyememektedir.
Tek bir gerçek vardı ki Hatay diplomasinin yarattığı gri alanda yavaş yavaş Ankara’ya doğru çekiliyordu.
Türk askerinin gelişiyle aylardır tıkanan seçim süreci de başka bir zemine oturdu. Artık Hatay’ın siyasî geleceğini belirleyecek meclisin kurulması gerekiyordu.
Seçim süreci sonuçlandığında 40 kişilik meclisin 22 sandalyesi Türk grubuna ayrıldı.
Hatay Devleti
Tarih 2 Eylül 1938'i gösterdiğinde Hatay'da meclis toplandı. Hatay Devleti resmen ilan edildi ve Tayfur Sökmen devlet başkanı oldu.
Kâğıt üzerinde bağımsız bir devlet doğmuştu.
Gerçekte ise 1936’dan beri adım adım kurulmuş siyasî mimarinin en önemli aşamasına gelinmişti. Suriye’nin doğrudan hâkimiyeti kırılmış, Hatay kendi devlet yapısını kazanmış, Türk askeri bölgeye girmiş, mecliste Türk grubu çoğunluğu elde etmişti. Gazi Paşa ise henüz hayattaydı.
Bu ayrıntı bizim için önemli.
Çünkü Atatürk rahmetine kavuştuğunda arkasında çözülememiş, 1936’daki hâliyle duran bir Hatay meselesi bırakmadı. Hatay artık Fransız mandası altındaki sıradan bir Suriye sancağı değildi. Kendi meclisi, devlet başkanı daha da önemlisi Türk askeri vardı.
Kurumları Türkiye’ye yaklaşıyor, hukuk düzeni Ankara’yla uyumlu hâle geliyor, siyasî kadrolarının önemli bölümü geleceği Türkiye’yle birleşmekte görüyordu.
Hatay Devleti kalıcı bir bağımsızlık projesinden çok, son kapının önündeki siyasî bekleme odasına dönüşmüştü.
Maalesef Gazi, o kapının açıldığı günü göremedi.
10 Kasım 1938.
Dolmabahçe Sarayı.
Atatürk öldüğünde Hatay henüz Türkiye’nin bir vilayeti değildi.
Fakat artık 1936’daki Hatay da değildi.
İki yıl içerisinde meselenin bütün zemini değiştirilmişti.
Şimdi geriye tek soru kalıyordu:
Gazi'nin ölümüyle birlikte bu siyaset de ölecek miydi?
Paris’in bekleyebileceği şey buydu.
Yeni Cumhurbaşkanı daha ihtiyatlı davranabilir, Hatay dosyası birkaç yıl soğutulabilir, Fransa zaman kazanabilirdi.
Öyle olmadı.
Son hamle
İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu ve Atatürk’ün açtığı dava yarım bırakılmadı.
Çünkü Hatay artık yalnız Mustafa Kemal’in şahsî meselesi değildi.
Onun son yıllarında devlet politikasına dönüşmüş bir mirastı.
İnönü’nün geri adım atması yalnızca birkaç bin kilometrekareden vazgeçmek anlamına gelmeyecekti. Atatürk’ün hastalığına rağmen uğruna bütün siyasî ağırlığını koyduğu, Türk askerini sahaya sürdüğü ve ayrı bir devlet kurulmasına kadar getirdiği süreçten geri dönmek anlamına gelecekti.
Ankara geri dönmedi.
Üstelik tarih bu kez tamamlanmamış işi Türkiye’nin lehine hızlandırdı.
1939 yılının baharına geldiğimizde Avrupa’nın üzerindeki sis tamamen dağıldı, altındansa barut kokusu yükseldi.
Hitler Çekoslovakya’nın kalanını işgal etti.
Mussolini Arnavutluk’a girdi.
Fransa ile İngiltere’nin korkusu artık uzak bir ihtimal değil, yaklaşan bir takvimdi.
Savaş yaklaştıkça Türkiye’nin coğrafyası pahalılaşıyordu.
Boğazlar.
Balkanlar.
Doğu Akdeniz.
Orta Doğu.
Ankara bütün bu yolların birbirine düğümlendiği yerde oturuyordu.
Paris birkaç yıl önce Hatay yüzünden karşı karşıya geldiği Türkiye’yi şimdi yaklaşan savaşta yanında görmek istiyordu.
Bu noktada Hatay dosyası artık yalnız Hatay’la ilgili değildi. Bu dosya artık Avrupa güvenlik sisteminin parçası hâline gelmişti.
1921’de zamanı daralan Ankara’ydı.
1939’da sandalyeler değişmişti.
Bu kez Fransa acele ediyordu.
İnönü ve Saracoğlu’nun yaptığı, rahmetli başbuğun politikasının yerine yeni bir siyaset koymak değildi.
Önlerine gelen son fırsatı, onun hazırladığı zemin üzerinde kullanmaktı.
Türkiye, İngiltere ve Fransa’yla yürütülen güvenlik görüşmelerinde Hatay dosyasını masanın kenarına itmedi. Paris Türkiye’yle daha geniş bir askerî ve siyasî yakınlaşma istiyorsa, yıllardır sürüncemede kalan bu mesele artık kapanmalıydı.
Fransa’nın önünde iki ayrı değer vardı.
Hatay üzerindeki nüfuzu.
Yaklaşan savaşta Türkiye’nin dostluğu.
1921’de bu hesabın sonucu başka olabilirdi.
1939’da değildi.
23 Haziran’da anlaşma imzalandı.
Fransa, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti.
Böylece Atatürk'ün iki yıl boyunca adım adım değiştirdiği siyasî zemin sonuca ulaşmış oldu.
Geriye yalnız Hatay’ın kendi devlet varlığına son vermesi kalmıştı.
Altı gün sonra, 29 Haziran 1939’da Hatay Meclisi son kez toplandı.
Bir yıldan kısa süre önce bu devleti kuran milletvekilleri, şimdi onun varlığına son vermek için oy kullanacaktı.
Tarihin kendine has ironilerinden biri...
Bir meclis düşünün.
Devletini kurmuş.
Başkanını seçmiş.
Bayrağını çekmiş.
Şimdi aynı meclis, bütün bunları kendi eliyle sona erdirmek için yeniden toplanıyor.
Oylama yapıldı.
Karar oybirliğiyle çıktı:
Hatay Türkiye’ye katılacaktı.
Temmuz ayında Fransız askerleri bölgeden ayrıldı.
Karakollardaki bayraklar değişti.
Resmî daireler değişti.
Sınır değişti.
1921’in karanlığında dışarıda kalan o toprak, on sekiz yıl sonra Türkiye’nin bir vilayeti oldu.
Son sözü zaman söyledi
Bu hikâyeyi yalnızca “Atatürk Fransa’ya kafa tuttu, Fransızlar korktu” diye özetlemek yapılan işi küçültür.
Masaya yumruk vurmak kolaydır.
Asıl maharet hangi gün yumruk vurmayacağını bilmektir.
1921’de Mustafa Kemal henüz hazır olmayan bir devletin başındaydı; geri çekildi.
Hatay’ı unutmadı.
1936’da dünyanın değiştiğini gördü ve dosyayı yeniden açtı.
İlhakı doğrudan hedef olarak dayatmak yerine önce Hatay’ın Suriye’den siyasî olarak ayrışmasını sağladı.
Uluslararası sistemi kullandı.
Fransa’yla pazarlık yaptı.
Basını devreye soktu.
Hatay’daki siyasî örgütlenmeyi destekledi.
Diplomasi tıkandığında ordunun gölgesini masaya getirdi.
Hastalığı ağırlaşırken dahi son büyük yurt gezisini Hatay sınırının gerisindeki askerlere yaptı.
Rahmetine kavuştuğunda Hatay henüz Türkiye’nin değildi.
Yine de meselenin en zor kısmı çoktan aşılmıştı.
Bütün bunları 1921’de hazırlanmış kusursuz bir on sekiz yıllık plana dönüştürmek tarihi fazla kolaylaştırır. Mustafa Kemal 1921’de Hitler’in yıllar sonra Avrupa’yı altüst edeceğini, Mussolini’nin Arnavutluk’a gireceğini ya da Fransa’nın yeni bir dünya savaşı öncesinde Türkiye’ye bu kadar ihtiyaç duyacağını bilen bir kahin veya insanüstü varlık değildi.
O'nun mahareti gelecek değiştiğinde siyasi atmosferi analiz edip ne yapacağını bilmekteydi.
Hatay’ın hikâyesinde Mustafa Kemal’in büyüklüğü de tam burada ortaya çıkıyordu.
Şartları yaratmadı.
Şartları okudu.
Türkiye zayıfken zaman kazandı.
Türkiye güçlendiğinde meseleyi yeniden açtı.
Fransa sıkıştığında yaptığı baskıyı artırdı.
Savaş gerektiğini düşündürürken savaşı başlatmadı.
Ve ömrü yetmediğinde arkasında, kendisinden sonra geri döndürülmesi artık çok zor bir süreç bıraktı.
İnönü ve Saracoğlu son hamleyi yaptı.
Fakat o hamlenin oynanacağı tahtayı Mustafa Kemal bırakmıştı.
Fransa savaş meydanında yenilmedi.
Bir Fransız ordusu teslim olmadı.
Paris işgal edilmedi.
Yenilen şey Fransa’nın hesabıydı.
Bir noktadan sonra Hatay’ı elde tutmanın maliyeti, ondan vazgeçmenin maliyetini aşmıştı.
Diplomasideki en temiz zaferlerden biri de budur:
Karşı tarafı mahvetmek değil, sizin istediğiniz sonucu onun açısından da en az maliyetli çıkış hâline getirmek.
Atatürk o son günü göremedi.
Hatay Meclisi’nin Türkiye’ye katılma kararını duyamadı.
Fransız birliklerinin bölgeden ayrılışını seyredemedi.
Yeni sınırın haritaya işlendiğini göremedi.
Yine de Hatay hikâyesindeki izi, ölümünden sonra kaybolmadı.
Çünkü 1939’da yapılan şey onun Hatay politikasının yerine başka bir politika koymak değildi.
Başlattığı işi tamamlamaktı.
“Şahsi meselem” dediği toprak, kendisi hayatta değilken devletin meselesi olmaya devam etti.
Gazi Paşa son hamleyi oynayamadı.
Ama son hamlenin oynanacağı tahtayı o kurdu.
Bugün haritaya yeniden baktığınızda o kavisli hançeri hâlâ görürsünüz.
Fakat artık Anadolu’nun karnına dayanmış değildir.
O çizginin ardında yalnızca on sekiz yıllık bir devlet politikası değil, hayatının son dönemini bu meseleye adayan bir liderin iradesi de vardır.
Hatay’ın hikâyesini diğer sınır meselelerinden ayıran da budur.
Burada son sözü top söylemedi.
Zaman söyledi.
← Tüm yazılar