DENEME YAZISI
Devlet Kendi Yetiştirdiği Aydından Neden Korkar?

Devletin kendi yetiştirdiği aydına duyduğu öfkede, bana hep biraz alacaklı olma duygusu varmış gibi geliyor. Sanki verilen eğitim, karşılığı ömür boyu sadakatle ödenecek bir borçtur. Mektebin kapısını açan, o kapıdan çıkan insanın zihninde de bir hakkı olduğunu düşünür. İnsan yetişmiştir ama kendi başına hüküm vermeye başladığında, yetiştirilmesinin amacı dışına çıkmış sayılır.
II. Abdülhamid devrini düşünürken de beni en çok bu gerilim ilgilendiriyor. İmparatorluğa hekim, subay, öğretmen ve memur gerekiyor; bunun için mektepler geliştiriliyor, eğitim taşraya yayılıyor. Ardından bu mekteplerde okuyan gençlerin bir bölümü, kendilerini yetiştiren yönetimin karşısına geçiyor. Aynı toprakları korumak, aynı memleketi kurtarmak istediklerini söylüyorlar. Fakat sarayın devamında gördüğü kurtuluşu, onlar sarayın yetkilerinin sınırlandırılmasında arıyor.
Bu tabloyu yalnız Abdülhamid’in mizacıyla açıklamak kolaya kaçmaktır. Her şeyden şüphelenen, sarayına kapanmış bir hükümdar resmi çizdiğimizde meseleyi fazlasıyla kişiselleştiririz. Oysa burada daha geniş bir refleks var: İktidarın kendisini devletle özdeşleştirmesi ve kendisine yönelen itirazı memleketin varlığına yönelmiş bir tehdit gibi okuması. Abdülhamid’in korkularının bütünüyle sebepsiz olduğunu söylemek de haksızlık olur; imparatorluk yenilgiler, taht krizleri, isyanlar ve suikast ihtimalleriyle sarsılıyordu. Tam da bu yüzden mesele daha çetindir: Korkunun anlaşılır olduğu yerde bile, onun kimi susturmaya yaradığı ayrıca sorulmalıdır.
Yine de bir korkunun nereden geldiğini anlamak, onun götürdüğü her yere razı olmak anlamına da gelmez. İnsan korkunca kendisini korumak ister; hükümdar korktuğunda ise bu isteğin arkasında devletin bütün imkânları bulunur. Bir kişinin güvensizliği, başkalarının okuyacağı kitabı, yazacağı cümleyi ve görüşeceği insanı belirlemeye başladığında korku artık onun şahsi meselesi olmaktan çıkar. Benim asıl üzerinde durmak istediğim yer de burası: Hükümdarın huzuruyla memleketin selameti ne zaman birbirine bu kadar yaklaştı?
Bu yakınlık kurulduğunda itirazın anlamı değişiyor. Yönetimin yanlış yaptığını söyleyen kişi, devleti zayıflatmakla suçlanabiliyor. Oysa bir insanın memleketine bağlılığı, onu yönetenlerin kararlarını benimsemesine bağlı olmak zorunda mı? Belki de muhalifi asıl rahatsız edici kılan, kendisinin de aynı bağlılığa sahip olduğunu söylemesidir. İktidarın elinden yalnız söz söyleme rahatlığını değil, memleket adına konuşma ayrıcalığını da alır.
Tıbbiye öğrencilerinin hikâyesinde bu yüzden bir nankörlükten çok, eğitimin sonucu üzerinde yaşanan bir anlaşmazlık görüyorum. İbrahim Temo, İshak Sükûti, Abdullah Cevdet ve arkadaşları devletin hekim yetiştirdiği bir mektepte okuyordu. Fakat koridorlarda yalnız tıp bilgisi dolaşmıyor, Namık Kemal’in eserleri okunuyor, Avrupa’daki düşünce akımları tartışılıyor, hürriyet ve meşrutiyet üzerine konuşuluyordu. 1889’da kurdukları gizli cemiyet, sonradan İttihat ve Terakki adını alacak hareketin başlangıcını oluşturdu.
Bu gençlerin hepsini ders kitaplarının muhalif yaptığını söyleyemeyiz. Aynı sıralardan yönetime bağlı insanlar da çıktı. Beni düşündüren, devletin verdiği eğitimin bazı gençleri devletin beklemediği sonuçlara götürmesidir. Bir hekimden hastalığın sebebini araştırmasını, bir subaydan yenilginin nedenini anlamasını beklersiniz. Bu insanlar memleketin meselelerine de aynı merakla bakmaya başladığında, sorularını yalnız kendilerine izin verilen yerde tutmaları pek de kolay olmaz.
Avrupa’nın bilgisini alırken o bilginin açtığı bütün düşünce yollarını gümrükte bırakmak mümkün müydü? Bir gence yabancı dil öğrettiğinizde okuyacağı kitapların hepsini siz seçemezsiniz. Elindeki bilgiyle hangi karşılaştırmayı yapacağını da her zaman belirleyemezsiniz. Eğitim muhalefeti zorunlu kılmaz; fakat insanın kendisine verilen cevabı yetersiz bulma ihtimalini artırabilir. İktidarın rahatsızlığı bazen bilginin kendisinden çok bu ihtimalle ilgilidir.
Burada aydına da kolay bir kahramanlık payesi vermek istemiyorum. Okumuş olmak, insanı hakikatin sahibi yapmaz. Bir mektepten çıkan kişi kendisini toplumun üstünde görmeye başlayabilir; kendi doğrularına, eleştirdiği hükümdar kadar sıkı bağlanabilir. Fakat yanılma ihtimali, düşüncesinin önceden yasaklanmasına gerekçe olamaz. Aydının doğru söyleme mecburiyetiyle iktidara hoş geleni söyleme mecburiyeti birbirine karıştırıldığında, eğitimden geriye iyi yetişmiş bir itaat beklentisi kalır.
Jön Türkler'in liderlerinden Ahmed Rıza’nın saraya layihalar göndermiş olması bu bakımdan bana anlamlı geliyor. Hikâyesi, padişahı devirmeye karar vermiş bir adamın değişmez düşmanlığıyla başlamıyor. Memleketin eğitim yoluyla toparlanabileceğini düşünüyor, görüşlerini hükümdara anlatmaya çalışıyor; başlangıçta teşvik edici cevaplar da alıyor. Sonra bu ilişki kopuyor. Aynı insanın fikri, saraya sunulan bir öneriyken dinlenebiliyor; bağımsız bir siyasi iddia hâline geldiğinde mücadele edilmesi gereken "zararlı" bir fikre dönüşüyor.
Sarayın onu geri çağırırken para ve görev teklif etmesi de insanı durdurup düşündürüyor. Ahmed Rıza’ya 2500 altın liralık ihsan ve önemli makamlar önerilmişti. Teklifin ardında onu yeniden yönetimin içine alma isteği vardı. Bu teklifte, iktidarın muhalifle kurduğu ilişkinin tanıdık bir tarafı görünüyor: Yetenekli insanın varlığına ihtiyaç duyuluyor, fakat o yeteneğin bağımsız hareket etmesi istenmiyor. İtiraz eden kişinin yeniden bir göreve bağlanması, itirazının sebeplerini ortadan kaldırmaktan daha kolay bir çözüm gibi duruyor.
Ahmed Rıza teklifi kabul etmedi; Meşveret’in başında yayın faaliyetini sürdürdü. Bundan sonra gazetenin İsviçre ve Belçika’ya uzanan serüvenine Osmanlı diplomasisinin engelleme çabaları eşlik etti. Birkaç kişinin hazırladığı yayının karşısında sefirler, bakanlıklar ve diplomatik yazışmalar vardı. Gazete yer değiştiriyor, devlet peşinden gidiyordu. Şahsen bir dönemi anlamak için bundan daha büyük bir manzaraya ihtiyaç duymuyorum.
Çünkü burada sürgünün bile yetmediği bir iktidar arzusu var. Muhalifin uzakta olması yeterli gelmiyor; sesinin de ulaşmaması isteniyor. Oysa matbaa ve posta, uzaklığı eskisi gibi bir suskunluğa çevirmiyor. İnsan ülkesinden ayrılmış olsa da memleketinin tartışmalarına katılabiliyor. Devletin modernleşmek için yararlandığı dünyanın imkânları, onu eleştirenlerin de elinde. Bu durum bana modernleşmenin çoğu zaman unutulan tarafını hatırlatıyor: Açtığınız yolları yalnız sizin uygun bulduğunuz insanlar kullanmaz.
İktidar bu dolaşımı durduramadığında, dolaşan fikrin adını değiştirmeye yönelebiliyor. 1901’de resmî yazışmalarda “Jön Türk” yerine “müfsid” denilmesini isteyen irade bunun çarpıcı bir örneği. “Erbâb-ı fesad” dediğiniz insanın ne söylediğini uzun uzun dinlemeniz gerekmez; onu daha söze başlamadan bozucu bir unsur olarak tarif etmişsinizdir. Böyle bir adlandırma, tartışmayı karşı tarafın fikrinden alıp niyetine taşır.
Bu dilin en ağır sonucu, insanların itiraz ederken önce masumiyetlerini ispatlamak zorunda kalmasıdır. Bir yanlışlığı anlatmaya çalışan kişi, söze neden memleket düşmanı olmadığını açıklayarak başlar. Asıl mesele geri çekilir; konuşanın kim olduğu, kimlerle görüştüğü, hangi kitabı okuduğu öne geçer. Tartışmanın yerini bir güvenilirlik soruşturması aldığında, iktidarın cevap vermesi gereken sorular da ortada kalır.
Jurnal düzenini bu düşünceden ayrı göremiyorum. Dâhiliye memuru Vâmık Şükrü Efendi’nin 1901’de İkdam’daki bir yazıyı ve Ali Suavi’nin Hive risalesini sakıncalı bularak bildirmesi, denetimin gündelik hayata nasıl yerleşebildiğini gösteriyor. Gazeteyi okuyan bir memur, başka insanların okuduklarından siyasi tehlike çıkarabiliyor. Böylesi bir ortamda sözün başına ne geleceğini bilmek güçleşir. İnsan cümlesini kurarken anlatmak istediği kadar, başkasının o cümleden ne çıkarabileceğini de düşünmeye başlar.
Sansürün en yorucu tarafı burada ortaya çıkıyor. Bir süre sonra yazarla kâğıt arasına oturan bir memura ihtiyaç kalmayabilir; yazar o memurun muhtemel itirazlarını zaten zihninde taşır. Söyleyeceğini biraz yumuşatır, kalemini yumuşatır, bir benzetmeden vazgeçer, bazı isimleri hiç anmaz. Ortaya çıkan sessizliği dışarıdan görmek mümkündür. O sessizliği üretmek için insanların içlerinde yaptıkları pazarlığı ise ancak kendileri bilir.
Üstelik bu durum iktidarı da körleştirebilir. İnsanların serbestçe konuşamadığı yerde, size gelen sözlerin ne kadarının gerçekten düşünüldüğünü nasıl anlayacaksınız? Hakkınızda kötü bir şey duymamak, iyi yönettiğinize dair güvenilir bir işaret değildir. Daha çok jurnal toplamak da memleketi daha iyi tanımak anlamına gelmeyebilir. Herkesin ne söylemenin güvenli olduğunu hesapladığı bir düzende, hükümdarın önüne gelen bilgi de bu hesabın içinden geçmiştir. Kendisini yanılmaktan korumak isteyen iktidar, zamanla kendisine yanıldığını söyleyebilecek insanları kendisinden uzaklaştırır.
Fakat bütün bu düşüncelerin rahat bir hükme dönüşmesine izin vermeyen bir olay var: 1905’te Yıldız Camii önünde bomba gerçekten patladı. Taşnaksutyun çevresindeki Ermeni devrimcilerin hazırladığı suikastta Abdülhamid kurtuldu, çevredeki insanlar öldü ve yaralandı. Bu olay, hükümdarın karşısında gerçek bir şiddet tehdidi bulunduğunu gösteriyor. Bunu görmek, dönemin bütün tehditlerini hayal ürünü saymamızı engeller. Yine de bombayı hazırlayanlarla yasak kitap okuyan öğrenciyi aynı şüphe içinde eritmeye hakkımız yok. Tehlikenin varlığı, aradaki farkları silmemeli.
Tevfik Fikret’in Bir Lahza-i Teahhur’da saldırının hedefine ulaşmamasına duyduğu hayal kırıklığı da beni rahatsız ediyor. Rejimin baskısından yakınan bir şairin, insanların öldüğü bir saldırının başarıya ulaşmasını dilemesi, yalnız öfkesinin büyüklüğüyle açıklanıp geçilemez. Bir insanın haklı bir itirazı olabilir; o itiraz, kullandığı her sözü ve benimsediği her yöntemi haklı kılmaz. Şiiri bombayla aynı eylem saymadan da şiirdeki şiddet övgüsünü sorgulayabiliriz.
Aydın üzerine düşünürken en çok burada dikkatli olmak gerektiğini hissediyorum. İktidara karşı çıkmak insana kalıcı bir ahlaki üstünlük vermez. Kendi tarafının yaptıklarını tartmayı bıraktığı anda, eleştirdiği itaatin başka bir biçimine yaklaşır. Abdülhamid’e karşı hürriyet isteyen İttihatçıların sonraki yıllarda muhalefete baskı uygulaması da bu yüzden meselenin dışında değildir. Soru yalnız kimin susturulduğu olsaydı, iktidar değiştiğinde cevap da değişebilirdi. Oysa insanın söyleme hakkı, sırasını bekleyen bir tarafın ayrıcalığı olmamalı.
Bütün bunları düşününce dönüp dolaşıp Kanun-ı Esasi’nin on ikinci maddesine geliyorum: **“Matbuat kanun dairesinde serbesttir.”** 1876’da yazılmış bu cümle, basını her türlü müdahaleden koruyan sınırsız bir güvence değildi. Yine de 1908’de Ahmet Cevdet ile Mihran Efendi gazetelerini sansür memurlarına göstermemeye karar verdiklerinde, hatırlattıkları şeylerden biri bu anayasaydı. İnsanlar yönetimin kendi sözünü önüne koyuyordu. Basım öncesi denetimin açıkça yasaklanması ertesi yıl anayasa metnine ayrıca girecekti.
Bu sahne bana, hükümdarın düşüşünü anlatan büyük sözlerden daha kalıcı geliyor. Çünkü burada yalnız bir kişiye duyulan öfke yok; söylenmiş bir sözün gereğini istemek var. Devletin dün tanıdığını bugün hatırlatmak, iktidarın her güne kendi hafızasını silerek başlamasına itiraz etmektir. Mektepte öğrendiğiniz hukukun, mektebin dışına çıktığınızda da bir karşılığı olmasını beklersiniz. Bir gün kendisine öğretilmiş hukuku, o hukuku öğreten devletin önüne koyan insanın talebi, tam da bu yüzden kolayca yabancı bir kötülük gibi gösterilemez.
Devletin kendi yetiştirdiği aydından neden korktuğuna tek bir cevap verebileceğimizi sanmıyorum. Fakat Abdülhamid devrinin bu hikâyelerinde gördüğüm şey, yalnız birkaç gazeteciden veya gizli cemiyetten duyulan endişe değil. Yetiştirilen insanın artık kendisine verilmiş rolle yetinmemesi, memleketin geleceğinde kendi sözünün de bulunmasını istemesi. İktidar, eğitimin karşılığını sadakat olarak beklerken insan psikolojisi, öğrendiklerinin kendisine bir sorumluluk yüklediğini düşünebilir. O sorumluluğun bazen itaat etmekten değil, itiraz etmekten geçtiğine inanabilir.
Belki asıl güçlük, bir insanı yetiştirmenin onun düşüncesine sahip olmak anlamına gelmediğini kabul etmektir. Ona dünyayı gösterdikten sonra, dönüp size de bakmasını göze alabilmektir.
← Tüm yazılar